24 Şubat 2012 Cuma

Olmayan Sevgilim, Sevgiler

Sevgilim,
Sen gittin ya, kuşlar göç etti bu kentten ve en içten yeminlerini ettiler bir daha dönmemek için... Dönmediler...
Sen sustun ya, körebe oynayan çocuklar kör oldular, aşksız bir dünyaya kapattılar gözlerini... Görmediler...
Sen vazgeçtin ya benden, bütün insanlık istifa etti insan olmaktan, çıkardılar yumruk kadar yüreklerini göğüslerinden.... Grevdeler...

Sevgilim,
Mutsuzluğun tanımının karşısına adını  yazdılar . El vermedi içim ama ses edemedim... 
İhanete uğrayanlar, terk edilenler, sevdiğini bir türlü söyleyemeyenler sokaklara döküldüler, eylemdeler... Gönlüm el vermedi ama önlerine geçemedim.
Yazgısına isyan edenler, her gece yediği dayağın izlerini gizlemeye çalışanlar, seçimlerini sorgulayanlar gizli gizli ağladılar şehrin arka sokaklarında...Yüreğim dayanmadı ama gözyaşlarını silemedim...

Sevgilim,
Sen ansızın öldürdün ya beni sende
Bu memlekette eski düzen hiç tutmadı.Mavi, gökyüzünü terk etti. Biraz sarı biraz kırmızı kattılar gökyüzüne..mavinin yerini tutamadı biraz hüzün yansıttı yeryüzüne. Hüznü kimse sevemedi bir türlü sebebinin sen olduğunu söyleyemedim bende...
Bir şehri yıktın gittin üstüme....
Bir açıklama yapmak için bile dönemez misin?

Olmayan sevgilim sevgiler..


İmza
Bendeniz tutuksuz yargı 

23 Şubat 2012 Perşembe

Tesadüf

   Kadının adının 'tesadüf' olması elbette ki tesadüf değildi.. Tesadüfen başlayan bir aşkın meyvesi olmasından dolayı ebeveynlerin hayata bir metaforuydu bu yalnızca....Belki de anne bütün insanlığa işaret veriyordu.' Annenin kaderi kıza derler. Kızım kaderimin dönüm noktasını adında da taşısın'...
   Tabiki bazen olumlu başlayan düşünceler olumlu eylemlere dönüşmezler ve bir isim insan hayatına derinden etki edebilir.


-Alo! İyi günler.
- İyi günler. Nasıl yardımcı olabilirim.
- Rezerve yapıyorsunuz değil mi?
- Evet hanımefendi.
-Akşama iki kişilik cam kenarı bir masa ayırtmak istiyorum.. aslında kapıdan girince hemen karşıda bulunan bütün Ankara manzarasını gören bir masanız var orayı istiyorum.Mümkün müdür?
-Hemen kontrol ediyorum...
Evet bu akşam için herhangi bir rezervasyon yapılmamış. İsterseniz adınıza rezerve edebilirim!
- Peki akşam en geç sekizde orada oluruz.
-Hangi isme rezerve edelim hanımefendi?
-Tesadüf yazabilirsiniz.
-Pardon? Kimlik isminizi verirseniz eğer burada herhangi bir karışıklığa mahal vermemiş oluruz hanımefendi.
-Kimlik ismim bu zaten beyefendi. Tesadüf Hanım yazmanız yeterli. Gerekirse geldiğimde kimliğimi gösteririm.
-Peki efendim. masanızın rezervasyonunu yaptım.
- Birde birkaç isteğim daha olacak fakat onlar için birkaç saat sonra dönüş yapacağım.
- Peki efendim. nasıl dilerseniz.
- Çok teşekkür ediyorum...İyi günler.


   Tesadüf'ün o gün işi başından aşkındı. Ağlama nöbetleri ve ya sinir krizlerini bugün herhangi bir saatte geçirmese çok iyi olacaktı zira son zamanlarda sebepsiz yere iyice artmaya başlamışlardı. Kullandığı ilaçların haddi hesabı yoktu. Bir gün astım krizinden ölebilirdi ama sinir krizleri onu ölmekten beter ediyordu. ilaçların kendisiyle ilgili neyi iyileştirdiğiyse muamma... Hergün bir önceki günden daha kötü...
   Makyajsız ve sade olmanın en güzel yanı beğenilmek ve ya birine hitap etmek için özel bir çabaya ihtiyaç olmamasıdır. Olduğun gibi tanınırsın ve fazlasını kimse beklemez senden. Tesadüf bunun rahatlığını hayatı boyunca yaşayabilirdi. Böyle özel günlerde kendinde biraz değişik yapması herkesin onu hayran hayran izlemesine yetiyordu. Bu yüzden kendiyle çok fazla vakit kaybetmeyecekti. Bugün için özel aldığı ayakkabılarını giymek için sabırsızlanıyordu yalnızca. Kırmızı rugan ayakkabılar....
   Akşam dinç kalabilmesi için biraz uykuya ihtiyacı vardı ve öylede yaptı. Yaklaşık 3 saat kadar deliksiz bir uyku çekti ve sonrasında yeniden restoranı aradı.Bütün isteklerini birbir sıraladı kusursuz bir akşam olmasını istediğini defalarca belirtti. Mekan sahibi de söylediklerini tek tek not etti. Telefonu kapatır kapatmaz restoranda hazırlıklar başladı. Tesadüf'te kendi hazırlılarını yapmaya koyuldu...

Saat 7:20...

Mehmet kapıda tesadüfü beklemekte...

Tesadüf evdeki bütün elektronik eşyaları, prizleri, doğalgazı kontrol etti. Banyonun kapısını kapatmak için uzandığında kendisiyle karşılaştı. Bugün tam bir fransız kadınlarını andırıyordu. Dalgalı açık kahve saclarının üzerine yandan ufak bir kumaş sarkıtılmış siyah, küçük bir şapka tutturmuş, uzun,derin yırtmaçlı bir etek ve kırmızı gösterişten uzak bir ceket giymişti. Kırmızı rugan ayakkabıları ise her şeyi tamamlıyordu.Evden çıkma vakti gelmişti.

Saat : 7.45...

Ankara'ya nazır masada Mehmet ve Tesadüf karşılıklı oturdular. Mehmet bu günün özelliğini en baştan beri hiç anlamamıştı. Özel bir gün değildi lakin Tesadüf özel olması için çok özenmişti belli ki. Masa mükemmeldi. Tac mahal'in yollarına serilen güllerden daha ihtişamlıydı kendi yoluna serilen güller. Abartılıydı ama Mehmet'in gönlünü de ancak böylesi hoş ederdi.
   Bütün akşam sohbet ettiler, anıları yaad ettiler alkolün etkisinin de katkısı olsa gerek herzamankinden çok daha güzel ve eğlenceli bir akşam geçirdiler.
 
Gitsek mi artık ne dersin? dedi Tesadüf...
-Bugün hiç bitmese daha güzel olmaz mı ?
-Bittiğini kim söyledi. Hadi kalk gidelim artık, biraz daha alkol alırsak gitmek istesek de gidemeyeceğiz zaten!
-Nereye gideceğiz.
-Bırak istersen o da sürpriz olsun.
- Peki canım sen bilirsin. Bugün her şeyi en iyi sen bilirsin...


Saat: 02.15...

Ankara'nın tepe denecek bir semtinde. Akşamın karanlığında bir göl kenarı...Ufak bir restoran....

Bugün içimizden ne geliyorsa yapalım mı tatlım ?
-Aklından ne geçiyor tesadüf ?

Tesadüf restoranın pistine attı kendini, kıyafetinin asaletine yakışmayan çocuksu bir tavırla.

-Hanımlar.... Beyler... Saatin farkındayım. Hepinizin benim kadar hafif çakırkeyf olduğuna da eminim ama yine de dinleyin beni isterim.... Bir kaç dakika yanlızca...Yarın zaten çok bir şey hatırlamayacaksınız ki... Bugün mukemmel bir gece geçirdik biz. Biz derken... Mehmet'le ben. Mehmet benim sevgilim olur. İlk aşkım, kalbimin ilk sahibi. Neyse sizi aşkımızı anlatarak sıkmayacağım merak etmeyin. Benim adım tesadüf. Annem koymuş bu adı. Babamla tesadüfen tanışıp birbirlerine deli gibi aşık olmuşlar. Ben doğduğumda da annem bu ismi vermiş bana. Tesadüf!... Babam öldü benim 2 yıl önce... Nasıl öldüğünün bir önemi yok annemi severken öldü işte.. Neyse..Annem 'annenin kaderi kıza demiş. Kaderim onun kaderi gibi olsun istemiş.Çok istemiş ama tesadüf demiş adıma aşk dememiş sevgi dememiş tesadüf demiş... Neyse...Adım tesadüf işte. Bu arka masanızda oturan adamda benim karşıma tesadüfen çıktı işte. Anne haklıymış dedim, kaderim benzeyecek anneme... Ama ne oldu biliyormusunuz?... Bu adam babam kadar esaslı olamadı. Bütün akşamı iki deli aşık gibi geçirdik ama gibi işte...Neden beni sevmekten vazgeçtin ki! 


Mehmet bir an yerinden doğruldu olan biteni anlamaya çalışıyordu ama bir türlü çıkış yolu bulamıyor. Bugünün  nasıl biteceğini merak ediyordu.

- Tesadüf in oradan. Saçmalamaya başladın artık. hemen gel gidiyoruz.
Ama tesadüf ne oradan inebilirdi ne de durabilirdi. Bu adama bütün gece bunun için tahammül etmişti ya zaten. Şimdi asla geri dönemezdi dönmemeliydi....Mekandakilerde olan biteni merak etmiyor değillerdi hani. Hiç kimse hiçbir şeye karışmıyor, olacakları merak ediyorlardı.

-Ne diyordum. Hıı bu adam yalancı diyordum en son...Sevmedi beni. Kaderimle oynadı... Hayır sevmeyecektin madem neden çıktı ki karşıma. O olmasa başkası olurdu. Onun gibi olmazdı ama biri olurdu elbet...Neyse asıl konuya geleyim artık....
Mehmet, dün teyzen aradı... Sana diyememiş ben alıştıra alıştıra söylerim diye beni aramış. Annen ölmüş Mehmet.. An-nen öl-müş...


   Mehmet beyninden vurulmuşa döndü bir anda. Nasıl olurdu annesi nasıl ölürdü bu kadın bunu nasıl saklardı ve şimdi bunu herkesin içinde olağan bir şeymiş gibi nasıl söylerdi...
   O sırada tesadüfte çantasına uzandı nefes açıcı spreyini üç kez ard arda kullandı...

-Yine söylemedim dimi?... Gidince öğrenirsin dedim Mehmet. Annen anlatır sana olanları dedim.. Sende geçirdiğimiz geceyi anlatırsın ona. Nasıl mutlu olduğundan nasıl ruhunun okşandığından filan bahsedersin dedim. Mehmet ben sana mükemmel bir hediye verdim bugün... Sen gül bahçesi yolundan geçtin ölüme gitmek için...


O an iki el silah sesi duyuldu. Kimse de o anı görecek kadar cesaret yoktu bu yüzden kimse olaya şahit olamadı,. Mehmet bir kadının hayallerini yıkmıştı, kadın ilk aşkıyla evlenecekti onu severken ölecekti , belki onu sevdiği için ölecekti. Adını yaşatacaktı arkasından ama o buna müsaade etmemişti. Bir aldatmanın bedeli ölüm olabilir miydi!... Tesadüf'ün aklında ölümün bedeli ancak aldatma olabilirdi zaten...

Tesadüf silahını indirdi...Önce kırmızı ayakkabılarına sonra kalabalığına baktı.

- Ne var yani tesadüfen vurmuş olamaz mıyım ?




Dip Not: İmla hataları olabilir. Saat şuan 03:46... siz uyurken ben burdaydım. Aman neyse imla kurallarına göre değil zaten gökkuşağı renklerine göre yazıyorum. Affola =)

21 Şubat 2012 Salı

SIKILIRIM BEN BAZEN

Görünüşe göre
Hayat istediklerimizi vermemekte fazla ısrarcı
Şimdi istediklerimizden vazgeçme vakti mi yoksa daha da asılmalı mı bilemiyorum.
Üzgünüm Mehmet ama
Biraz daha böyle giderse havaya iki el ateş edeceğim ve insanların çığlık atmalarına olanak sağlayacağım.
Belki de benim hep yapmak istediğimi herkese aynı anda yaptıracağım.
Saatlerin kaçı gösterdiğinin önemi olmamalı bazen
Zamanı durdurmak lazım bazen Mehmet ve
Ben bunu yaparım
bilirsin...
Şimdi bir silah bulun bana...

19 Şubat 2012 Pazar

Değil mi?

Yalanlardan uzak olmayı becerebildiğin kadar insansın değil mi !
Gözlerinin görebildiği kadar
Söyleyebileceğin herşeyi söylediğin kadar....

Kalbinin yettiğince aşıksın değil mi?
İçinin el verdiğince
Sevmek eylemini gercekleştirebildiğini sandıkça...

Yanlızsın değil mi?
Bir şarkıya tek başına eşlik ettiğini fark ettiğinde
Telefonun yanlızca bir operator tarafından arandığında
Elektrik süpergesine laf yetiştirmeye başladığını anlayınca...

Birisin değil mi?
Ne olursa olsun
Ne yaşarsan yaşa
Kim ne derse desin
Birisin işte...
Hissedersin yalnızca....

17 Şubat 2012 Cuma

Sessiz Ol !

-Sessiz ol.
-Neden?
-Ol işte.
-Hiçbir şeyi  yapmak zorunda değilim, senin söylediklerini yapmak zorunda olduğum kadar...
-Rahatsız mısın bundan ?
-Rahatsızlık tam karşılığı değil, mutluluk diyelim..
-Boyunduruğumda olmaktan mutlu olan ilk adamsın.
-Belki de ilk adamımdır.
-Absürdsün en az benim kadar ve bu yüzden mutlusun benimle. Ne dersin?
-Biz kendi içimizde normaliz. Hatta belki de çok normaliz.
-Sessiz ol.
-Neden?
-Ol işte.
-Sebebini söyle?
- Seni izliyorum...
-İzlerken dinleyemiyor musun ?
-Televizyondan farkın olsun yalnızca izleyeyim.
-Sen gerçekten absürd bir kızsın!
- Normal olsaydım da genellemelerin içine atıp yok mu saysaydın beni ?
-İçine atıp yok saymak ne demek ya ! Çöp müsün sen?
- Değilim. Sen televizyon musun peki?
-Değilim.
- O zaman sessiz ol.
- Peki.


Bendeniz absürd kız =)

16 Şubat 2012 Perşembe

Say

Haydi tut yine ellerimden,
uzan varlığımla yokluğum arasında duran dilsizliğime.
Sevda yoksulluğunda yaptığın bütün yolsuzlukları al, yükle yüreğime
Haydi yalnızca tut ellerimden.
Uzan uykusuz bekleyişlerime.
Sevme, say
Gideli kaç gün oldu ?
Yüreğimin yangını ne zaman söndü?
Sessizliğin ismi ne zaman koyuldu !

14 Şubat 2012 Salı

Adım

     Çocuk önce hızlı adımlarla yürüyordu. Bir süre aynı tempoda yürüdükten sonra koşmaya başladı.Yorulmuştu, nefes nefese kalmıştı, küçücük ciğerleri yetmiyordu ama yinede her seferinde daha da hızlı koşmaya çalışıyordu...Uzaklaşmalıydı bulunduğu yerden uzağa... daha uzağa... en uzağa... 
     En sonunda daha fazla dayanamadı ve neresi olduğunu bilmediği bir yerde durup bir kaldırım taşına oturdu. Pis bir sokaktı burası, evleri virane, yolları taşlık ve asfalt namına hiçbir şey olmayan bir yerdi. Sokakta yürüyen insanlarda oraya buraya laf atıyorlardı. Çocuk buranın küçük bir yer olduğunu, herkesin herkesi tanıdığını düşündü. Diğer türlü kim kimin hayatına sokakta bu şekilde müdahale edebilirdi ki... İçini bir korku kapladı çocuğun. Biri ' Sen kimsin, ne işin var senin burada?' dese ne cevap verecekti. Sonuçta yabancıydı ve bu sokakta yabancılar sevilmiyor olabilirdi ama daha fazla da gücü kalmamıştı burada dinlenmek zorundaydı.
     Bir süre etrafı izledikten sonra dinlendiğini fark etti. Nefes alış-verişleri daha düzenliydi artık ve daha sakin, daha yavaş düşünebiliyordu artık.Gözlerinden yaşlar dökülmeye bile başlamıştı.Kendini tutmaya çalıştıkça daha çok akıyordu sanki. Kendine bile belli etmemeye çalıştı ağladığını çünkü ona böyle öğretilmişti. Bir  erkek çocuğu kaç yaşında olursa olsun ağlamazdı, hep güçlü görünmeliydi. Bu yüzden ne zaman ağlayacak olsa gece yarısına kadar tutar kendini herkes uyuduktan sonra yatağına yatar ağlardı, içinden  ise erkekler ağlamaz ama ağladığımı kimse bilmiyor sonuçta diye kendini telkin ederdi. Haklıydı da henüz 8 yaşında olmasına rağmen kendini bildiğinden beri kimse onun ağladığını görmemişti ama bu sefer kesin biri bilecekti. En sonunda kendini tutmayı bıraktı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Gözyaşları sanki gözünden değil canından akıyordu.
     O kaldırım taşında ne kadar süredir oturuyordu bilmiyordu ama uzun bir süredir orada olmalıydı ki bir kadın kendisini fark etmişti.
     Kadın, geçim derdine düşmüş bir ailede anne sıfatında hayatına devam eden biriydi. 3 çocuğu vardı ve ortanca olan kaldırım taşında oturan çocukla neredeyse aynı yaştaydı. Hafif şiveli bir konuşması olmasına rağmen kibardı.Giyim kuşamı geçim sıkıntısı çektiğini belli edercesine mütevaziydi ama temizdi.

- Yine ağlıyorsun çocuk ?
- Ağlamıyorum ben.
- Tamam ben yanlış anlamışım demek ki. Burada mı oturuyorsun sen?

Çocuğun korktuğu başına gelmişti. Kadın onun yabancı olduğunu anlamıştı işte. Bu semtte yabancı olanlara nasıl davranıyorlar acaba diye geçirdi içinde.

- Evet burada oturuyorum.
Yeni taşındınız o zaman ben seni hiç görmedim buralarda derken kadın, çocuğun yanına kaldırım taşına oturdu.
- Senin canını ne sıktı söyle bakalım?
- Bisikletim...Bisikletimi çaldılar. Bunu söylerken çocuk tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
- Bir bisiklet için bu kadar canını sıktığına değer mi? Hem baban ya da annen sana yenisini alır.
- Almazlar. Alsalar da bir önemi yok ki. Benim olan her şeyi elimden o alıyor zaten.
- Kim alıyor?
- Bilmiyorum ama annem ne zaman durumumuz kötüye gitse ya da babamla kavga etse hayat bana bunu layık görüyor diyor. Sanırım benim de her şeyimi de hayat alıyor.
- Peki hayat neden senin bisikletini alsın ki?
- Benim kaybedenlerden olmamı istiyor. Hem sadece bisikletim değil ki. Her şeyimi alıyor benden, sekiz yaşındayım ama her gece yatağıma yattığımda ağlıyorum. Annem erkekler ağlamaz diyor, sanırım hayat hem canımı acıtmak istiyor hemde ağlamamamı ve bunu da anneme söyletiyor. Annem hayatla işbirliği yapıyor.
- Nereye taşındınız çocuk siz, hadi gidelim annene soralım hayat bisikletini nereye saklamış olabilir?
- Taşınmadık biz buraya. Çok uzakta oturuyoruz. Yabancıyım diye bir şey dersin diye öyle dedim. Hayat senin de herşeyini alıyor mu?
- Bak çocuk, evet hayat bazen istediğin gibi gitmez. Hayallerini sana vermez. Mutlu olacağını sandığın yere gitmene izin vermez ama mutlu olman içinde fırsatlar verir sana dokunmaz. Bak ailenin sana bisiklet almasına müsade etmiş mesela değil mi !
- O zaman yine geri aldı bisikletimi benden ?
- Hayat almamıştır belki, belki bir başkasıdır bisikletini alan, geri getirecek bile olabilir!
- O çingene aldı benim bisikletimi. O da annem gibi hayatın istediklerini yerine getiriyor. Bir kaç gündür ben sokakta oynarken bisikletime bakıyordu. O aldı!
- Gidip sordun mu peki bisikletimi sen mi aldın diye ?
- Dinlemiyor musun beni ,hayat benim kaybedenlerden olmamı istiyor diyorum. Bu yüzden sormadım. Hem sorsaydım o çingene de bana aynı şeyi söylerdi bir kaybedenin, kaybeden olması için her şeyi elinden almak gerekir bisikletini bile...

Kadın sekiz yaşında bir çocuğun sözlerine hak verebileceğini hiç düşünmemişti. Ama haklıydı hayat kaybetmeni istiyorsa elinde avucunda ne varsa alırdı. Kendisi de yaşamıştı bunu çoğu kez, gerçekten çok zengin bir ailenin kızıydı kadın, evliliğine izin verilmesi içinde yine kendine aynı hayatı yaşatacak biriyle evlenmeliydi ve öyle de yaptı, eşi kentin sayılı zenginlerinden birinin oğluydu. Yıllarca bolluk içinde yaşamışlardı ve sonra nasıl bile olduğunu anlamadıkları bir şekilde bu mahalleye kadar düşmüşlerdi başta çok zor olmuştu ama yavaş yavaş her şey düzelmeye başlayınca kadın yeniden ümitlenmişti. Belki eskisi gibi olmayacaktı durumları ama yinede herkes kadar standartlarda bir yaşam sürebilirlerdi bir süre sonra. Yinede çocuğun hayatın gerçeklerini bilmesi için erken bir yaştı bunları ona anlatamazdı.

- Ağlama çocuk ağlama ! Bisikletini kim aldıysa aldı, hem sen biraz daha sürseydin sıkılıp başka bir şey isteyecektin zaten. Belki bisikletin çalındığı için ailen sana başka bir şey alır ve o oyuncak bisiklete binmekten daha eğlenceli olur.

- Asıl eğlenceli olan ne biliyor musun ! Nereye gideceğimi bilmeden koştum, ne kadar koştum bilmiyorum. Yorulana kadar durmadım ve kaçtım. Hayattan değil ailemden değil. bisikletimi alandan değil. Kaybetmek denen şeyden kaçtım. Hayat buna engel olamıyor. Senin fikirlerine ve kararlarına yani... Elindekileri alabiliyor ama aklındakilere hiçbir şey yapamıyor. Her şeye gücü yeten hayat sen koşarken kolundan çevirip nereye diyemiyor. Asıl eğlenceli olan koşarak, kaçarak onunla dalga geçmek...

Kadın yalnızca haklısın çocuk diyebildi. Çocuk yaklaşan bir araba gördü. Bu araba çok tanıdıktı ama hava kararmış olduğu için emin olmak için biraz daha bekledi. Arabadan inen kadın, her gün evde sabah kahvaltısını hazırlayan kadındı. Çocuk kaldırımdan kalktı annesinin onu görmesi için sokağın biraz daha ortasına doğru yürüdü. 

- Neredesin sen, her gün seni sokak sokak aramaktan yoruluyorum be yavrum !
- ...

Çocuğun annesi mahalle sakini kadına döndü. Pardon hanımefendi çocuğumla ilgilendiniz sanırım buradayken, çok teşekkür ederim. 

- Rica ederim. Çok zeki bir oğlunuz var.
-Öyledir. Bazen bizim için sıkıntı olsa da... Neyse tekrar teşekkürler. Sizi de yordu biraz.

Mahalle sakini kadın çocukla güzel bir vakit geçirmişti aslında. Çocuk gerçekten zekiydi ve kendisi bile onunlayken bir şeyleri sorgulamıştı ama hoşçakal deme vaktiydi artık.

- Çocuk ?
- Efendim...
- Bak o kadar sohbet ettik ama adını söylemedin bana. Adın neydi senin?
- Adım yok... Haydan geldim huya gidiyorum teyzeciğim. 
- Hoşçakal çocuk.
- Hoşçakal...

Bendeniz hayatın nefret edilesi yani..(bazen) =)






10 Şubat 2012 Cuma

Yürek Yakan Soğuklar

Yaşayanlar bilirler Ankara'nın soğuğu bazen yürek dondurur, bazen yürek yakar.

     'İnsan gitmeye karar verirken , bir yanı her zaman kalmak ister değil mi? ' dedi kadın üşümemek için taktığı eldivenlerini çıkarırken...
- Nasıl yani?
- Yani gitmek isterken aynı anda kalmakta istersin aslında!
Adam konuyu değiştirmek istercesine üşüyeceksin tak eldivenlerini geri dedi kadının yüzüne bile bakmadan.

      Ankara'da denizi seven insanlar yaşar genelde. Soğuktan nefret eden, yazlık bir yere gitme özlemiyle Temmuz - Ağustos aylarını bekleyen insanlar... Yağmuru seven sayısı da azdır bu şehirde. Kimse ıslanmak ve ya üşümek istemez. Bu yüzden en çok eldiven ve şemsiye satılır olur olmadık her mağazada.... Kadının anlam veremediği ise; denizi olmayan bir memlekette, deniz seven bunca insan neyi beklemekte!

   Kadın herkes gibi soğuktan nefret ediyordu ama bazı zamanlarda üşümek gerektiğine inanıyordu. Bu yüzden yanlızca tebessüm etti ve eldivenlerini takmadı. Üşümesi gereken zamanlardan birindeydi  şuanda...

' Bazen gidersin, gittiğine pişman olursun, bazen kalırsın kaldığına pişman olursun. Aslında uygulamaya geçirdiğin fikrin, diğer seçeneği yapmadığın için pişman olmanı sağlar. Yani ne karar verirsen ver acabaların olacak içinde bir yerde. Acabaların kendi hayatını mahvederken, benimkini de mahvedecek. Bu yüzden diğer seçeneği gerçekleştirmek için tekrar beni aramamalısın.! '

- Seni üzmemek için bugüne kadar her şeyi yaptım kadın, bundan sonra da yaparım. Yani seni aramamı istemiyorsam aramam ama sen hiç merak etmeyecek misin diğer seçeneği yaşamanın hayatında neler değiştireceğini ?

- Elbette merak edeceğim. Ama gitme kararını benim vermemiş olmam içimi rahatlatacak. Ben gitmeleri sevmem, hiçbir zamanda sevmedim bilirsin.Bu kararı vermek çok zor değil mi ? Cesaretin takdir edilesi. Senin kadar cesur olmak için hayatımın kalanında çaba göstereceğim.

-Şuan dalga geçiyorsun benimle değil mi?

- Sanırım evet. Gitme diyemem sana, git de diyemem. İkisi de diğer seçeneği yapsaydım ne olurdu sorusunun cevabını aramama neden olacak. Hayatımı, gidiyorum diyen bir adama verdiğim cevabın sonuçlarını düşünerek geçirmem saçma ve aptalca olur.

- Seni seviyorum bunu unutma.

- Bunu senden ilk kez duymuyorum. Ama diğer söylediğin zamanlarda yanımda olduğunu biliyordum. Şuan aynı şeyi hissettirmiyor bana.

Kadının çok fazla çalmayan bir telefona sahipti. Bu yüzden 24 saat hiç kapatmamasına rağmen çok az sayıda çalar çok az sayıda mesaj gelir, kendisini rahatsız etmezdi. Ama şuan nadir olan anlardan biriydi. Ansızın telefonu çaldı.

- Alo?
- Ne?
- Hemen geliyorum.

Adam karşı tarafın söylediği hiçbir şeyi duyamamıştı. Merakla  kim diyebildi sadece ama bir yanıt alamadı.

-Gitmem lazım.

- Nereye gitmen lazım?

- Bugün saatlerdir burdaydım ve senin gitmek istediğinden bahsettik uzun uzun, kararlı olup olmadığını sordum, gitsen ne olur, kalsan ne olur onun üstüne konuştum ama nereye gideceğini hiç sormadım. gittikten sonra neresi olduğunun bir önemi yok. Şuan gitmem lazım.

-Nereye gideceğini söylemeden hiçbir yere gidemezsin. Kimdi o arayan?

- Beni sen bırakacaksın gideceğim yere değil mi? Bu kadar konuşmak yerine bir an önce gidersek nereye gittiğimi de öğrenmiş olursun.

Yol boyunca hiç konuşmadılar. Kadın yanlızca yolu tarif ediyor adamda cevap vermeden kadının dediklerini uyguluyordu.

-Sağda durabilirsin dedi kadın.
-Geldik mi? Burası neresi?
-Hayır gelmedik. Burası neresi bende bilmiyorum. Seninle son görüşmemiz mi bu önce onu söyle sen bakalım ?
- Bilmiyorum adam akıllı konuşamadık bile senin o lanet telefonun yüzünden.
- Evden çıkarken son görüşmemiz olarak mı çıktın peki?
- Evet.
'O zaman son görüşmedir bu. Kendine dikkat etmelisin. Canın her şeye çabuk sıkılır senin, insanları çok kafana takma. Anneni üzme iyi bir kadın o. Birde numaranı değiştir buradan giderken. Seni aramayacağımın sözünü veremiyorum kendime. Hoşçakal.' dedi kadın ve tam ayrılacaklarken adam son kez aynı merakla nereye gittiğini sordu.

Kadın ise ufak bir tebessümle ' bende senin nereye gittiğini hep merak edeceğim, ne acı ikimizin içinde de hep bir merak olacak.' dedi.

Ve bir taksiyle oradan uzaklaştı.

Şuan aynı his içinde yanmaktaydı ikisi de. Nereye, neden, kimle...
İşte o gün Ankara'nın soğuğu  üşütmüyor, yürek yakıyordu.


Bendeniz Ankara aşığı Polinka.

Tekrar buradayım dimdik...=)




7 Şubat 2012 Salı

Meyve Sıkacağı

Karlı kış günlerinde yaşanan yıkımlara inat, ağustos'un orta yerinde bir gün...


Kadın uyanır uyanmaz yataktan kalktı ve aynada kendine uzun uzun baktı. Bir önceki gece çok uyumamaya dikkat etmişti; zira gözlerinin şişmemesi gereken özel bir gündü bugün. Hızlıca duş aldı, bütün vücuduna meyve kokulu losyonuyla masaj yaptı, son olarak saçlarını kuruttu ve aynada gözaltlarını tekrar kontrol etti. Sabahın çok erken saatlerinde uyanmış olmasına rağmen gözleri bugün olması gerektiği gibi ışıltılı bakıyordu..
Kahvaltısını balkonda yapmaya karar verdi. Birşeyler atıştırırken Ankara manzarası izlemek kendini herzaman iyi hissettirirdi. Zaman kaybetmek istemediği için kahvaltılıklar birgün önceden mutfak masasına dizilip hazırlanmıştı zaten ve onları balkona taşımak çok zahmetli bir iş değildi. Kısa zaman içinde kahvaltı masası eksiksiz hazırdı..birşeyler atıştırıp hemen hazırlanmayı planlıyordu ama kurt gibi açtı ve karnı doymadan da kalkmaya niyeti yoktu. Kadın,  her sabah olduğu gibi biten kahvaltısının ardından çayını tazeledi ve bir sigara yaktı manzara karşı. Bugün, güneşli ve sıcak bir Cumartesi günüydü. Aslında düşünmesi gereken bir sürü konu vardı ama şuan onları düşünerek canını sıkmamalıydı. Bir süre hiç birşey düşünmeden sokakta oyun oynayan çocukları, bir yere yetişmeye çalışan insanların hızlı adımlarını, gelip geçen arabaları seyretti. Çayından son yudumları alırkende bir yandan masayı toparlamaya başladı. Hazırlanmak için iki  saati vardı, bu yüzden çok fazla keyif yapmamalıydı.
Bir gün önceden hazırlanıp ütülenmiş kıyafetlerini gardropundan çıkardı ve tekrar ütüledi. Kahvaltı da dikkatini çeken elleri, yine dikatini çekmişti.Bir süredir elleriyle ilgilenememişti ve kuaföre gitmek içinde vakti yoktu, tırnaklarını bakılacak duruma genele kadar törpüledi, hemen saçlarını yapmaya koyuldu. Ara ara kendi yüzünü inceliyor içinden defalarca tekrar ediyordu.
-Bugün çok güzel olmalıyım.
Kadın, en çok makyajına zaman ayırdı. Gözlerini, bakışlarını herkes çok beğenirdi. Bir erkek iltifat edecek olsa hep gözlerinin derinliğinden, bakışlarının güzelliğinden bahsederdi. Bu nedenle, göz makyajını herzaman daha koyu yapar, dikkatleri üstüne çekerdi. Kadın, makyajını ne zaman yaparsa yapsın, rujunu evden çıkmadan son dakika sürerdi. Makyajını bitirdi, rujunu sonraya bıraktı.
            Ütülenmiş pembe çiçekli, beyaz askılı elbisesini ağır bir seramoniyle üstüne giydi. Ayakkabılıklıktan çıkardığı fuşya renkli ayakkabılarıyla, kıyafetinin uyumunu kontrol etmek için tekrar tekrar giydi. Evet bugün tahmininden çok daha güzel olmuştu, kendiyle daha fazla uğraşmamaya karar verdi.
Saate baktığında hala çok erkendi ve kendiyle ilgili yapacak başka hiçbir şey kalmamıştı. Mutfağa gitti ve portakal dolu poşeti buzdolabından çıkarıp mutfak masasına koydu.Ardından tezgahın altında duran meyve sıkacağını çıkardı. Şuan portakal suyu içmek istemiyordu canı ama saatin ilerleyişini izlemekten çok daha iyi bir fikirdi portakalların suyunu çıkarmak. Bir tane, iki tane, üç tane, dört, beş, altı... Bir hafta boyunca sabah akşam içebileceği kadar portakalın can vermesine sebep olmuştu farkında olmadan. Dağıttığı mutfağı toparken saatine baktı. Saat ikiye on vardı. Hemen ellerini yıkadı, koşar adım odasına geçti ve kırmızı rujunu sürdü.Aynanın karşısında bulunan yatağının üzerine oturup saatin ikiyi göstermesini bekledi.Saçlarını düzeltirken gözü sol elindeki yüzüğe takıldı bir anda. Birkaç dakika yüzünde tebessümle yüzüğüne baktı. Bir yüzük insanın hayatını daha güzel kılabilir miydi, bu kadar güzel bir hisse sebep olabilir miydi? Bu yüzüğü parmağına taktığı günü hatırladı, o gün hissettiklerini tekrar hissetti. Dakikaların geçmesini beklerken telefonuna uzandı ama hala bir gözü yüzüğündeydi.
            Kadın’ın, telefon takıntısı orta okul yıllarından geliyordu. Herkesin yanlızca haberleşmek için kullandığı cep telefonu onun için çok daha fazla şey ifade ediyordu. Anılarını saklayan, koruyan bir makina gibi bakıyordu telefonuna, mesajları elinden geldiğince biriktirir, ilk aldığı gün kullandığı melodiyi asla değiştirmez ve güzel bir an yaşadığında hemen telefonunda bir yere not alırdı. Bu yüzden telefon değiştirmeyi sevmez, son nefesini verene kadar aynı telefonu  kullanırdı.
            Bütün mesajları sondan başa okumaya başladı. Sevgi sözcükleri, tartışmalar, meraklar, uykusuz geceler, çok uykulu akşamlar, seni seviyorumlar hepsini saklamıştı. Sırada birgün önce aldığı en akılda kalıcı mesaj vardı.
            ‘Sebebinin ne olduğunun çok fazla bir önemi yok. Bitmesi ikimiz içinde iyi olacak.’
            Saatler ikiyi gösteriyordu ve o adam bu mesajı atmamış olsaydı, kadın tam bu dakikalarda uzun bir aradan sonra onun yanında olacaktı.
            Kadın, önce gözlerinden akan yaşları sonra rujunu sildi, kıyafetlerini çıkardı. Bir bardak portakal suyu içmekten başka yapacak daha iyi bir şeyi yoktu artık...