27 Ağustos 2012 Pazartesi

Tesadüf, inançsızların kadere taktıkları isimdir.

Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir. 

23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır." 

Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. 

Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. 

Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu. 

Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. 

Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. 

Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. 

Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti. 

Dosya intihar olarak kapatıldı !..


iktibas- Tesadüf mü, Kader mi?


Korkma Ben Varım

Ben bir katilim .İnsan hayatına değer vermiyorum . Amerika gibiyim .
Fakat kendimi de, işimi de ciddiye almıyorum . Yaşamak ya da ölmek
umurumda değil . Adamım kurt Vonnegut’un dediği gibi “ Dünya, uzaylıların
akıl hastanesidir . ” moron değilseniz, böyle bir gezegende iyi
olunamayacağını bilirsiniz . Çünkü boyun eğişin ürünü olan hiçbir
iyilik, ahlaki değildir .Kurallara uymak, şahsiyetsizleşmeye varır .
Uygarlık disiplini denen şey, insanın olgunlaşmasını engelleyen
sistemdir .Ermişler gibi metropolden kaçıp tabiatla haşır neşir olmayı
özendiren bir tek reklam göremezsiniz . Teknoloji aptalların kötülük
yapmasını kolaylaştırmaya adanmıştır . Eğitim, iş, aile, sağlık,
iletişim, politika, güvenlik, eğlence kısacası sistemin her ana
unsuru, köleliğin şablonlarına uyarlanmış durumda . Hakikatten umudumuz
kesildi .Yalnızca bir sonraki yalanı merak etmek bizi ayakta tutuyor .
İnsanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyor .Hayat, insanın
kaybetmekte olduğu bir oyuna dönüştü . Suç, ihlal, terör, delilik ve
kaçışın sunduğundan başka bir özgürlük seçeneği yok .

Suç artık cezalardan oluşan işleyişe direnmektir .
İhlal artık gayri insani sınırların dışına çıkmaktadır .
Terör artık bireyin özne niteliğini açığa vurmak için yapabileceği tek eylem türüdür .
Delilik artık düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir .
Kaçış artık intihar teşebbüsü havası taşıyan bir vazgeçiş ve terk ediştir .

Tersinide düşünebilirsiniz: küresel kötülük sistemin bir parçası olduğumuz
için otomatikman suçluyuz . Sistemleştirilmiş ihlale angaje olmuş
vaziyetteyiz . Korku düzenine itaat ettiğimiz için rehine, bu yolla
düzenin ömrüne ömür kattığımız için de teröristiz . Düşünmüyoruz, çünkü
deliyiz . Ve özgürlükten kaçıyoruz .Hapishanede idman yapan mahkûmlarız .

Çağdaş meşruiyetin temeli, hakikat aleyhtarlığıdır . Birey ise körkütük
budalalığın bedenleşmiş halidir . Lakaytlık ve münasebetsizliğimize
rağmen, her nefes bizi ölüme yaklaştırıyor . Cehennemi boylamayı göze
almış olmanın rahatlığıyla hareket ediyoruz .

Ben, işte bu
kesin yenilgiyi neşeli hale getirmeyi umuyorum . Oyunu hızlandıracağım.
suikast, bombalama, kundaklama, soygun ve adam kaçırmalarla tansiyonu
yükselteceğim .Halka silah, uyuşturucu ve sahte para dağıtacağım .
güçsüz, yoksul, anonim ve sahipsiz olmak bir imtiyaz haline gelinceye
dek !

Tüm ünlülerin vurulduğunu ya da rehin alındığını düşünün .

Banka, resmi kurum, holding, borsa ve medya binalarının; alışveriş, eğlence ve iş merkezlerinin havaya uçurulduğunu hayal edin .

Fabrika ve gemiler yanıyor .
Herkes silahlı .
Okullar tatil .
Ülke deri değiştiriyor .
Ve paranın satın alamayacağı şeylerin dünyasına geri dönüyoruz..

En sevdiğim kitabın, en sevdiğim sayfasından iktibas...
Korkma Ben Varım\ Murat Menteş

Gerçekten Güzel

Bir şey diyeyim mi ?
Akşam saatleri güzel,
Özel radyo yayınları
Şeytansız huşu zamanları
Dost sohbetleri,
Kumda kahve keyfi güzel...
Dinleyenin varsa anlatmak,
Anlatanın varsa dinlemek güzel...
Herkesin hep olmaya çalıştığı yerde hiç olmak güzel...
Bilmemek güzel...
Görmemek güzel...
Yaşamamak güzel...
Bir şey diyeyim mi?
Nefesini ne için tükettiğini bilmek güzel...
Ne için tükeceğini bilmemek güzel...
Kitap okuyan adamlar,
Deli dolu adamlar,
Ruh okumayı bilen adamlar güzel

Ve sana bir şey diyeyim mi ?
Adamlar, falanlar filan bahane...
Ben olmak güzel.....
Gerçekten Güzel...

17 Ağustos 2012 Cuma

''5 Yıl Sonra Kendinizi Nerede Görüyorsunuz?''

''5 Yıl Sonra Kendinizi Nerede Görüyorsunuz?''

Klişeleşmiş ama  reelde pekte kullanılmayan iş başvuru sorusudur bildiğiniz üzere...
   Aslında 'kafanın içinden geçen hayalleri söyle' demenin başka bir yoludur bu soru ve bence cesur bir soru değil, birşeylerin arkasına saklanmaktır...
   Cevabının da çok samimi olduğunu sanmıyorum, hoş henüz bu soruya yanıt vermişliğim yok ama tahminim yönetim kadrosunda ve ya kendini geliştirmiş bir yönetici olarak görüyorumdur....
   Ben önümü bile göremiyorum, bazen basamağı görmeyip sendeliyorum ve bu halime gülüyorum... Ne yediğimi hatırlamak bir yana, ne yiyeceğimi bile hesaplamıyorum... Mekan bilgim, zaman kavramım yok, önemde vermiyorum böyle şeylere... Benim yaşamakla ilgili planlarım yok aslında, çünkü yaşamla ilgili bir derdim yok...
Bu yüzden 5 yıl sonrayı göremiyorum ama daha basitçe ( en azından dürüstçe) hayallerim sorulsa anlatacak çok şeyim var...
  Hayaller diyorsam, evim olsun arabam olsun, beyaz atlı prensim olsun filan değil, dedim ya ilgi alanım değil. Olursa da eyvallah olmazsa da, olursa güzel olur o ayrı bir konu... Benim hayallerim daha anlık, daha çocuksu, daha hayal....
  Bu yüzden aşırı kredi kartı borçlarım, herhangi bir mağazanın karşısında akan ağız sularım ve paraya dair planlarım yok... Eşyaya hizmet etmek istemeyenlerdenim... Koltuk takımım milyarlık olsun senelerce onun borcunu ödemek için debeleneyim, belkide o sırada son nefesimi vereyim ama olsun gelenlerin ağzı açık kalsın zihniyetine karşıyım.. Lüks güzeldir ama lükstür olsa da olur olmasa da...
Bu yüzden 5 yıl sonra koltuk borcu ödüyor olmayacağım en azından...
5 yıl sonra 5 yıl sonrayı düşünüyor da olmayacağım...
5 yıl sonra, bugün verdiğim cevapla olduğum yeri kıyaslamayacağım da....
   Ben 5 yıl sonra kendimi çok huzurlu görüyorum yalnızca...
Yeterli bir cevap mı, bilemem....
Ama bence fazlasıyla yeterli...
İşe alındım mı peki?
Tabiki hayır...

Bendeniz 5 yıl sonranın hesap makinası...

 

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Şiddetli Şiddet Eğilimsizliği

Sayıklıyorum bazen uyandığımda
Uyanıkken sayıklıyorum
Sayıklamıyorum belkide bilincimi bilinçaltına alıyorum...
Rıfat Atkısız sevmedi beni, Rıfat Atkısız sevmedi beni, Rıf...
Sonu olmuyor, başı nerede başlıyor bilmiyorum...
Didaktik şiirlerin canı cehenneme
Fransız İhtilalinin sanata olan etkisininde...
Molotof kokteylinin, putların, keşmekeşliğin...
Sadece baktığın aynalar kalsın, 
Bir de sessizce gelme eğilimlerin...

Kandilliden duyuruyorlar her gece ve her sabah,
9.2 büyüklüğünde sarsmış aşkım bedenimi... 
Aşkımın ağırlığı bedenime fazla, bedenimin hacmi aşkımı almamakta...
Rıfat'a söyleyin
Göç etmek lazımmış başka bir bedene ve ya aşka...
Misafirperverliğin alemi yok
Bende fazla kalmam zaten parmak uçlarında...

Belki bende bilinmedik bir sebepten kaybolurum yarın sabah
Yolları yola bakan bir yolda...
İhtilalde fransız olurum,
Fransada bir sanat...

Sus sevgilim şimdi...
Kuraklık dudaklarımı kurutmakta....
Zaten Rıfat Atkısız sevmedi beni...

Bendeniz uykusuz tırı vırı...

Bıçkın Hayatsızlıklar

O zaman kamçılayarak sırtımızdan kalbimize ulaşamazdı temiz cellatların kirli elleri...
Alaycı gülümseyişlerimiz nasılda samimi olurlardı...
Omurgalarımıza dokunmazdı enjektörlerin sinsi zehirleri,
Sevgi yoksulluğunda boğulduğun fanus camlarından sever, göğüs kafesinden öperim seni...

Dijital saatler üçü doksanbeş geçerken 
Yaşasın ölümlü dünya!
Yaşamazsa delikanlılığın bitişi olmazmış derim, tamam derler güyya...
Bu arada analoglar kendi havasında, realist takılmakta...
Umur damarlarından  sever, sirayet ettiğin her mekandan öperim seni...

Saadeti cümle içinde kullandığın her kelimeden sever, faizsiz bir dünya hayaliyle öperim seni...


Bendeniz hede hödö...