18 Kasım 2013 Pazartesi

Enkazdan Haberler

Bağırıyor bir adam enkaz yığının altında 'Sesimi duyan var mı...Var mı sesimi duyan ?'
Teslimiyetin elini kolunu bağlamışlar ama kalbi hala atıyor
Ama adamın kalbi teslimiyetin kalp atışını duymamakta...

Bağırıyor bir adam 'Kalbimin sesini duyan var mı ?'
Duyan var da cevap veren yok
Dünya fazla insansızlıkta boğulmakta işte o sıra...
Adam, dünyanın halinden bihaber,
Dünya, adamın kalbinden...

Enkazın hala bacaları tütüyor
Hala bir umut var
Adamı boşverin, ev kurtarılabilir hala...
Zaten adam  kimin umrunda...

Bir kadın çığlığı duyuluyor arada sırada
Aynı mahallede, belki de aynı sokakta...
Deli diyen de var, akıllı diyende...
Sesi gürmüş diyen de var, gene başladı diyende...
Kadının elleri paspasın üzerinde
Ayakkabıları bileklerinin bitiminde...
Bir terslik var sanki bu işte...
Aman neyse
Zaten kadın  kimin umrunda...

Yalnızlıktan sıkılmış teslimiyet...
Ne gelen var, ne giden...
Aslında gelende bir, giden de...
Sesimi duyan var mı diyen de bir
Kalbinin sesini duyurmaya çalışanda
Adamlarda bir
Kadınlarda...
Aman neyse işte
Enkazın yerine apartman dikmeli şimdi
Biz vincimize bakalım...

Bendeniz vinç alıcısı

8 Kasım 2013 Cuma

Düşük Bel Pantolon Çağı


Çıplak gerçekler kimi tatmin edebilir ki? Bir derviş ya da manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız.
Emrah Serbes

Bir rus ruleti esnasında altıpatlara yerleştirilmiş tek kurşun kadar yalnızdır insan… Ama yine de ilk tetik hareketinde patlamak ister. Mutlu olma ve (ya) farkedilme isteği; zaman, mekan ve durumla ilgili bir kavram değil, benliğin içinde bulunan bir arzunun dışavurumudur.
Eminim şimdi anlatacaklarım herkesin aklından geçen bir senaryodur. Aynısı olmasa da bir benzeridir en fazla… Bir gün insanlar geçmişi hiç yaşanmamış sayacaklar. İnsan ilişkileri, dostluk, paylaşım gibi kavramların anlamı sözlüklerden bakılmak istenecek fakat sözlük satışı yıllar önce sona erdiği için internetten bir iki siteye bakılmakla yetinilecek. Çay demlemek fazla zahmetli geldiğinden hazır kutularda ne varsa tüketilecek. Birey, kendisi için yaşayacak. Çıkarları doğrultusunda, istekleri direktifinde ama duygularını karıştırmadan.  Sokaklarda zabıtadan kaçan işportacılar olmayacak çünkü marka giyinme telaşıyla birlikte işportacıların sonu gelmiş olacak. Ve insanlığın bitişinin başlangıcı başlamış olacak.
Aslına bakarsanız bugünün gidişatı da yarının fragmanı sayılabilir. Benim yaşadığım coğrafya  da  bozulmalar ‘Erkekler düşük bel pantolonu nasıl giymeli?’ sorusunun cevabı unutulduğunda  başladı. (Molotof kokteylinin bulunduğunun farkedilmesi de aynı zamana rastlar.) Önce insanlar mutluluğu aramak istedi ama erindi. Onun yerine mutluymuş gibi yapmak daha kolay geldi. Bir gülücükle  her şey çözülecek  sanıldı ama olmadı. İnsanın içindeki boşluk bir türlü bitmek bilmedi. Gözyaşları da bir süre sonra insanı terk etti. Gözyaşı yoksa yalnızlık, yalnızlık yoksa gözyaşı ağır gelir insana… Mutluluğu aramaktan başka yol yoktu ama bu sırada internet imdada yetişti. Ve internet çağı denilen çağ başladı. (İnternet çağının başlaması da erkeklerin düşük bel pantalona saf saf bakmasıyla aynı zamana denk gelmiş, arama motorları bile yardımcı olamamıştır.)
                Bugün aslında o kadar da vahim durumda değilmişiz gibi gözükse de, bence fazlasıyla vahim durumdayız. Kim olacağımızın önemi kalmadı, kim olduğumuzunda. Kim gibi göründüğümüz daha önemli.  Sahtelikler, gerçek dünyanın temeline oturtuldu. Popüler olan her şey sinsice benliğimize işledi ve şimdi sadece hiçlik içinde yaşayan hiçleriz. Doğruyla yanlışını aynı çekmecelerde saklamaya başlayalı yıllar oldu fakat salt duygularımızın içine tezat hisler karışmış değil henüz. İnsanlığımızı baki kılacağımıza dair hala bir umut var içimde. Bir gün İnternetten, paradan, düşük bel pantolonlardan önceki güzelliklere dönmek isteyeceğiz ve bir devrimle her şeye baştan başlayacağız…



Bir Ebediyat Dergisinde Yayınlanmış Yazımdır Kendileri...